KİŞİSEL BLOG'UMDA YER ALAN TÜM GÖRÜŞLER, HİÇBİR 3. PARTİYE DEĞİL, SADECE BANA AİTTİR.



navigation

İrlandalılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İrlandalılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Yılın En Kısa Gününde Beklemediğim Uzun Sohbet

Noel öncesi indirimlerin tavan yaptığı bu haftasonunda Dundrum'a gittim. Birkaç saat sonra işim bitmişti ve yorgundum. Eve dönüş yolunu tutmadan önce kalabalıııık bi cafe'de mola verdim. 4 sandalyelik bir masayı kafeinsiz latte'mle ikimiz işgal etmiştik ki, yaklaşık 70 yaşlarında bir çiftle kalabalık içinde boş masa ararlarken gözgöze geldik. Elimle 'buyrun' işareti yaptım, titreyen ellerindeki kahveleri biraz da dökerek yanıma gelip kibarca teşekkür ederek oturdular. Sohbet etmeye başladık. O anda biliyodum, ikinci dakikada "E, İrlanda'da mı yaşıyorsun?" sorusu gelecekti, "Evet burda yaşıyorum ve çalışıyorum" cevabımı takip edecek olan "Nerde çalışıyorsun?" sorusunun cevabını ise bu tatlı ama yaşlı çifte kesin anlatamayacaktım. 70 yaşında bi çiftlerdi, yani bu İkinci Dünya Savaşı demek. Doğduklarında Barbie bebek bile yoktu. Avrupa Birliği'ne girdiklerini muhtemelen kullandıkları para cinsi değiştiğinden biliyolardı, o kadar. Ben onlara Google'da çalıştığımı, "internette bişeyler yaptığımı" nasıl anlatcaktım? Google'da ne yapıldığını nasıl anlatcaktım? Onlar muhtemelen bi bilgiye ulaşmak istediklerinde ya ansiklopedilere bakıyolardı ya da telefon rehberine; Google'da aramayı nerden bilceklerdi. Satın alıp çantaya koyulmayan bir ürünü ben onlara o yorgunlukla mümkün değil anlatamıcaktım..

"Yine yağmurlu bir gün eh, huh huh", "Yes yes.. ama alıştım ben artık bence hava o kadar kötü değil" klişe girişinin ardından minik güleryüzlü bir suskunluk oldu ve işte tam ikinci dakikada ilk soru geldi: "E, İrlanda'da mı yaşıyorsun?" ve, "Evet burda yaşıyorum ve çalışıyorum" cevabımı takiben "Nerde çalışıyorsun?" sorusu.. O an derin bi nefes aldım, "Sena" dedim içimden, "bir internet şirketinde de orda bırak, anlamıcakları için çok da detay sormazlar, latteyi de dikle kalk yavaştan".. "Bir internet şirketinde" dedim, dikkatle bana bakarak devamını bekliyolardı.. "..Google diye bir.." "Aaa Google'da demek harika, çok şanslısın, internet yükselen bir değer, bak adapte olamayan firmalar tek tek iflas ediyo.. Google şu şey street'te dimi, bildim bildim.. Peki sen orda websitesi reklamları ile ilgili mi çalışıyorsun?"

Vallahi de billahi de böyle dedi..

Ben o yurgunluğu unuttum, yarım saat daha o tatlı çiftle sohbet ettim. Kadın 35 sene evvel Türkiye'ye gitmiş, bütün güney ve Ege sahillerini dolaşmış, 25 kuruş'a bi otelde kalmış. Adam ise eski muhabirmiş. Çok tatlılardı, hayran kaldım.

İrlandalılar da ağlar

İlk defa ağlayan bir İrlandalı gördüm. Acı ve mutsuzluk eşiklerinin ne kadar yüksek olduğunu düşündüğümü, Grafton Street'te dolanırken gördüğüm ağlayan o İrlandalı kadının aklımdan çıkamamasından anladım. Ne olmuş olabilir ki ağlaması için? Bi buruldum, içinden çıkamadım..

..sonra, Pazar günleri müze gezmek isteyenleri herbirine tek tek ücretsiz götüren Dublin Culture Bus'a bindim. Dublin City Gallery The Hugh Lane'de indim. A-a bi baktım odadan odaya dolanırken gözlerim doldu. Sanat ruhun gıdası ama ne zamandır doyunca duygulanıyoruz? Hal böyleyken Grafton Street'teki kadın napsın?

Gerçi belki o da bu galeriden yeni dönmüştü, Francis Bacon'un kanvasın tersinde çalışarak oluşturduğu, incelemelere konu olan tekniğin, aslında Monte Carlo'da parasız kaldığı bir dönemde elindeki kanvasların tersini kullanmaya başlaması ve bunun daha iyi sonuç verdiğini tesadüfen görmesi sonucu ortaya çıktığını yeni öğrenmişti. Bu yeterince hüzünlü değilse, bu deneyimi Francis Bacon'un kendisiyle yapılan bi röportaj videosundan dinlemek, gözlerinin arkasında dolanan bir galaksiyi dolduracak düşünce olmasına rağmen sadece bir ağzın izin verdiği kadar kelime ile bunları ifade etme çabası insanı rahatlıkla ağlama noktasına getirir. O noktaya gelince de röportajın yapıldığı atölyenin tüm orjinalliğiyle galeriye taşınmış halini görmek üstüne tuz biber olur.

Galerinin mağaza kısmına girdiğimde dolan gözlerim kurumuştu. Ordan şöyle bir kart aldım: (simsiyah zemin, sadece 3 tane beyaz konuşma baloncuğu) "How are you feeling?" "I'm feeling very unstable and insecure. I also feel very worried and anxious about everything" "I also feel trapped and I feel I'm much too fat and that people are laughing at me. I feel very frustrated and depressed. I feel that I am unable to meet the demands that have been made of me. I am in a bit of a rut as well", ve kendimi iyi hissettim.

Marie Antoinette ve Polyanna

Dublin toplu taşıma otobüsleri İETT otobüslerinden biraz farklı. (Bi kere en başta otobüse sol taraftan biniyosun.) Bizim dolmuş sistemi gibi gideceğin yerin uzaklığına göre nakit ödüyosun. En kısa yolculuk -ki bu yanlış hatırlamıyosam 5 duraklık mesafeye kadar oluyo- 1 avro 5 kuruş (2 milyon para). Bizim halk otobüsleri gibi asistan da yok. Ücreti direk şoför gözetiminde bi kutuya atıyosun, bileti de verdiğin paraya göre bastırıp alıyosun. Oldu da 1,05 avro bozuğun yok, 2 avron var, o zaman 95 kuruş para üstünü orda alamıyosun, biletinin devamı olarak "95 kuruş alacaklı" diye bişey daha basıyo şoför bey, onla şehir merkezindeki Dublin otobüsleri kurumundan alıyosun. Mesela ben geçen gün son 1 senelik "alacaklı" fişlerimi götürdüm, 15 avro 30 kuruş para üstümü toptan tahsil ettim. Oldu da bozuk paran hiç yok sadece kağıt paran var, o zaman otobüsü unutuyosun, taksiye biniyosun (ekmeğin yoksa pastanı yer gibi). Kağıt parayla otobüs bileti alınamıyo burda. Neredeyse hepsi iki katlı. Mesela ben, evimin penceresinden, şehir merkezine 2 ve 3 numaralı otobüslerin üst katında gidenleri görüyorum. Bir de, en hoşuma giden kısmı, otobüsten inerken şoföre teşekkür ediyosun. Seni o kadar taşıdı sesini çıkarmadan, kazasız belasız istediğin yere getirdi, tadında..

Dublin Sokakları

Şehre doğru yürüken genelde Grand Canal boyunca yürüyorum. Yeşilliklerle çevrili bi kanalın yanından, geceden kalma yemek artıklarını didikleyen ördekleri seyrederek yürümek zevkli oluyo, süper eğlenceli de. Nasıl mı? Kendi kendine oyunlar oynayabiliyosun, mesela "boş bira şişesi saymaca" ya da kanal boyunca rastladığın orta yaşlı amcaları görünce "sarhoş kim?" oyunu. Nası yürüdüğünü anlamıyosun bile, bi bakıyosun kanalı artık bırakıp sağa sapman gereken ışıkları geçirmişsin. Bu sabah yine ordan yürürken tam sekizinci şişeyi saydığımda bi sandalye gördüm. Ama böyle:



Bi de bi mağazada (önemli hatırlatma: lokasyon Dublin) promosyonlu Mükremin kostümü gördüm:



Burdaki gençliğin şimdiye kadar tespit etmiş olduğum 2 "cool" lafı var. Biri, "şeyş" diğeri de "aney". Aney bizde öyle cool filan değil çünkü sebep: Bizdeki ana'dan türemiş, bunlarınki and'den. Çözmesi zor oldu ama meğer diyolarmış ki "And eeey..". Şeyş'e gelince, baya bi kafa yordum bu ne olabilir diye, o da ingilizcede bir küfür olan "s" kelimesinin (evet ben ayıp şeyleri yazmam :P) ya feci aksanlı, ya da yumuşatılmış-şirinleştirilmiş hali. Bilen beri gelsin.

İrlandalı'ların saçları neden kızıl?

Burda her taksiye binişim ayrı bi anı.. kimi pat diye türkçe konuşup şaşırtıyo, kimi hiç susmadan konuşup bayıyo, kimi beni ısrarla Fransız ya da İspanyol zannedip güldürüyo.. Bugünkü kızıl saçlı İrlandalı taksi şöförü ise bize İrlandalıların neden kızıl saçlı olduğunu açıklayarak koparttı: "It's raining everyday, it's damn rust!"

Sabah vakti otobüs durağının tepesinden 2 sarhoş ayak sarkar mı? Dublin'de sarkar.

Burda eskisinden daha da çok şükrediyorum herşeye. Herhangi bişeyden memnun olmadığım her an aklımda şu cümle anında "bold" oluyo: "En büyük derdim bu olsun." En büyük dertlerimiz ne mi? Sormayın saymakla bitmez. Bi kere her güzel yemege keçi peyniri tıkıştırıyolar, insan beyaz peynir, tulum peyniri, çökelek arıyo tabi. Sonraaa, kahve makinasındaki süt hep bitiyo, mocha'mızı alamıyoruz. Hem bazen KitKat'ları iki gün üstüste yenilemedikleri oluyo! Her gün başka bi dert.. Mesela ofis koltuklarımız da harika değil. Belimi ağrıtıyolardı. Söyledim. Allahtan pazartesi günü yerimde ergonomik ölçüm yapmaya gelcekler, ve uygun sandalye vercekler. Allah çözümsüz dert vermesin dimi.

Burda Alman bi akadaşım var, benden 1 yaş küçük Christina. Birkaç gündür ciddi hasta. Böbrekleri iltahaplanmış. Birkaç gün 39-40 ateşle yattı. Doktor da bunu normal karşıladı. Hastaneye sevk filan yazmayınca ben de "bende kalıyosun" dedim. Bu gece ateşi daha düşüktü, ilaçlar etkisini ancak bikaç gün sonra göstermeye başladı. Ama tabi gece uyumadan hemen evveline kadar düşünemediğim bir ayrıntı vardı. Benim evin gürültülü olması! Evim yolun hemen üstünde olduğu için gece yollara dökülen bütün çöp kamyonlarının tırların gürültüsü benim evin içinde. Ben tabi bu sesleri sadece uyuyana kadar duyuyorum, uykuya daldıktan sonra pireler napıyo bilmiyorum.. Ama Christina hic uyuyup dinlenemicek diye baya üzüldüm. Ama sabah bana anlattığı şey, kamyonların gürültüsünden çok sarhoş insanların bağırıp çağırmasının onu daha çok uyandırdığıydı. O bağıran insanlar da nedense hep ordalarmış. Ses bi türlü uzaklaşmamış. Sebebini bazı şeyleri almaya şehir merkezine gitmek için evimin hemen karşısındaki otobüs durağına yürürken farkettim. Ve hemen resmettim.





Bu iki saçma resme yakından bakarsanız, birinde otobüs durağının arkasındaki evin bahçesinde yatay şekilde sandalyede (dikkat edin sandalye de yerde yatay duruyo) oturduğunu zanneden sarhoş bir irlandalı, diğerinde de durağın üstünde oturmuş bira içmeye devam eden 3 sarhoş irlandalı'dan birinin aşağı uzattığı ayaklarını göreceksiniz. Ayaklarını uzatan, ben durakta beklerken kafayı da uzatıp bana merhaba demeyi eksik etmedi. Nasıl düşmedi bilmiyorum. Sabahın 4ünden beri orda evimin tam karşısında gürültü yapanlar bunlarmış meğer. Ben bu fotoğrafları çekerken saat sabah 11'di. Yani özet olarak: Allah Irlanda'da kimseyi doktorların eline düşürmesin.